Bir Kent Direnişi Olarak Kamp Sandalyesi

Yürüyüş rotalarımı genellikle insan trafiğinden, metropolün kaosundan ve gürültüden uzak, şehrin daha "ıssız" ve alternatif arka sokaklarından seçmeye gayret ediyorum. İstanbul’un bu alalade mahalle aralarında, çıkmaz sokaklarında veya tanımsız boşluklarında yürürken sık sık aynı sürreal manzarayla karşılaşıyorum. Arabasını kenara çekmiş, asfalta attığı kamp sandalyelerine gömülmüş insanlar.

Bu, benim memnuniyetle mesafeli yaklaştığım bir güruh; en azından öyleydi. Gecenin bir yarısı, manzarası bile olmayan bir beton yığınının ortasında, arabalarının etrafında kümelenip dikilen bu "tuhaf" tipler bana başlarda hem anlamsız hem de biraz absürt geliyordu. Onları, yol kenarlarında kendi izole alanını yaratan, belki biraz da tekinsiz bir alt kültürün parçası olarak kodlamıştım.

Ta ki İstanbul’un o alalade mahallelerinden birinde, kendi sokağımda o manzarayı görene kadar. Sokağın hemen başında, o en bilindik küresel kahve zincirlerinden birinin şubesi vardı. Birisi arabasını sokağa park etmiş ve yanındaki partneriyle (tamamen kendi önyargılı tahminim) arabalarının yanı başında kamp sandalyelerinde oturur halde, o zincir kahveciden aldıkları karton bardaklarındaki içeceklerini içiyorlardı. Perspektifimi değiştiren kilit noktanın bu an olduğunu düşünüyorum. Neden hemen 10 metre ileride, milyonlarca lira harcanarak "sosyalleşmeleri için tasarlanmış", ısıtıcılı, konforlu koltukları olan o kafede oturmuyorlardı? Kahveyi alacak bütçeleri vardı, demek ki mesele "parasızlık" da değildi. O an, bu durumun sadece arabasına tutkun belirli bir "delikanlı" demografisiyle sınırlandırılamayacağını, çok daha derin bir kentsel semptom olduğunu fark ettim.

Bu insanların sokak aralarındaki kümelenmeleri, Caddebostan veya Beşiktaş sahilindeki o bilindik manzaralara benzemiyor. Oradaki gibi bir görünür olma, veya karşı cinsi etkileme niyeti yok; çünkü seçtikleri yerler zaten insan trafiğinin olmadığı, kimsenin kimseyi görmediği ıssız noktalar. Kendi gözlemimle söyleyebilirim ki, bu buluşmaların ana motifi bir alkol tüketimi de değil. Karşılaştığım her on kümelenmenin kabaca sadece iki veya üçünde elde alkol vardı. Çoğu zaman çekirdek, içecek veya sadece sohbet eşlik ediyor bu manzaraya.

Peki sorun ne? Sorun, İstanbul'un ve modern kapitalizmin bize dayattığı "tasarlanmış sosyalleşme" biçiminde yatıyor.

Kamp sandalyesi ve araba etrafında kümelenme, İstanbul gibi rant ve tüketim odaklı kentlerde bir boş zaman aktivitesi değil; gasp edilmiş kamusal alanlara ve paralı sosyalleşme dayatmasına karşı geliştirilmiş taşınabilir bir taktiksel şehircilik direnişi aslında. Ev ile iş/okul arasında sıkışmış şehirli, dışarıda bir araya gelmek istediğinde sürekli bir "adisyon" baskısıyla karşılaşıyor. Sadece fiziksel bir hesap ödemekten bahsetmiyorum; bir kafede oturmanın yazılı olmayan kuralları, belirli bir süre sonra yeni bir şey sipariş etme zorunluluğu ve o mekanın sizin üzerinizde kurduğu ticari tahakküm insanları yoruyor. O şatafatlı kahvecinin önünden içeceğini alıp asfalta dönen o çift, aslında "tasarlanmış" bir alanda bir müşteriye indirgenmeyi reddediyor. Kendi arabalarının etrafında, kurallarını kendilerinin koyduğu otonom bir mikro-mekan yaratıyorlar.

Elbette bu kendi alternatiflerini bulmuş demografiye baktığımızda hala ağırlıklı olarak genç erkeklerin domine ettiği bir tablo görüyoruz. Neden? Çünkü sokak bizim ülkemizde hala son derece cinsiyetlendirilmiş (gendered) bir mekan. Beş-altı kadının alalade bir sokağa, karanlık bir çıkmaza arabayı çekip etrafında dikildiğini ve kahkahalarla sohbet ettiğini düşünmek ne yazık ki neredeyse imkansız. Çünkü İstanbul'un mahallelerindeki "mikro-kamusal alan" (geniş kaldırımlar, cep parkları, mahalle meydanları) yoksunluğu, sokağı güvenilmez bir transit geçiş alanına çevirdi. Kadınlar, güvenlik endişesi ve mahalle baskısı nedeniyle, sosyalleşmek için AVM'lerin veya kafelerin o "satın alınan", aydınlık ve kameralı güvenliğine mahkum ediliyorlar. Erkekler ise geleneksel "sokak köşesi tutma" kültürünü modernize edip, araba ve kamp sandalyesiyle kendi güvenli çemberlerini (safe haven) sokağın ortasına kurabiliyorlar. Araba, asfaltta anında hak iddia eden bir karargah işlevi görüyor.

Şehrin bu mekansal krizinden ve sosyalleşme alanı ihtiyacından bahsederken, aslında çözümü devasa millet bahçelerinde veya kilometrelerce uzaktaki sahil şeritlerinde aramıyoruz. 5 bin kilometrekareyi aşan devasa yüzölçümüyle İstanbul gibi bir metropolde asıl mesele; insanların evlerinden çıkıp yürüme mesafesinde tesadüfi temaslar kurabileceği, hiçbir şey satın almadan "sadece durabileceği" kamusal alanların çöküşüdür.

Kamp sandalyesi bir tercih değil, bir semptom belli ki. Kendi mahallelisine ücretsiz, kaliteli, güvenli ve kapsayıcı bir "üçüncü mekan" sunamayan bir kentin iflas belgesidir.

Şehir, sadece içinden arabayla geçilen bir koridor veya parasını ödeyerek oturduğumuz ticari bir bekleme salonu olamaz. O arabanın yanından sokağa doğru açılan kamp sandalyesi, şehri bedelsizce geri almanın, dışlanmaya karşı asfaltta geçici de olsa bir var olma alanı açmanın en ilkel ama en doğrudan yoludur. Belki de artık kentsel tasarımcıların, aktivistlerin ve yöneticilerin bu "tuhaf" kümelenmeleri yadırgamayı bırakıp, sokağın bize ne anlattığını dinlemesi gerekiyor. Geçici kamp sandalyelerinin, kalıcı ve özgür kent meydanlarına dönüşeceği bir şehri talep etmenin vakti geldi. Duyması gerekenlerin duyabileceği şiddette…

Deniz Sulmaz

Int’l Coordinator of V4H

https://denizsulmaz.com
Next
Next

is revolution still possible??